Özne- Fail- Sembol

Düşünce akışımın sembollerle, görünen dünyada iki boyutlu yer işgal edişine hoş geldiniz. Güzel tarafı sembollerin sizlerin gözlerinize takılıp anlam bulmasından sonra çok boyutlu paydaş bir hale bürünmesidir. Evet, asıl gösteri burada az sembolle çok fazla boyut kapısı aralayabilmektir. Belki tek sembol, çizim veya tek bir name, birçok duygu durumu sizlere aktarabilir. Bu da bir nevi sihir değil midir?

Tekillerin tümelleri çevrelediği, tümellerin yeni tekillere gebe olduğu bu garip çıkarımsama, deneyimleme ve keşfetme yolculuğunda yürümek, işin ustasına da acemisine de haz verir. Ne keyiflidir bu düşüncelerde kaybolmak. Keşke dilin sınırlarını kaldırabilseydim de akışında keyiflendiğim zihin örgümden bir kesit sunabilseydim. Yine de bunu yapabiliyor olsaydım ancak bu kadar yapabilirdim her halde.

Bu aralar geçim temini ve sosyal alanda statümü resmileştirmek adına yaptığım ders çalışmalarında düşündüklerimi kovalamaya başladım. Kendi içimdeki seslerin başkalarıyla aynı olup olmadığı merakı sardı beni. Acaba durum, gelişim psikolojisinin anlattığı gibi sırayla ve herkesin kendi hızında aynı yollardan mı geçiyor? Acaba en üstteki de en alttaki de bu sıraya riayet ederken kendini nasıl biricik kılabiliyor? El-cevap: Ruh veya şimdiki popüler söylem ile bilinç olmalıdır bana göre. Gelişirken fiziki gelişim dışında ruhi gelişimin ayrıtları ve ayrıntıları bizi biricik kılar.

Bunları düşünürken özne, yüklem diye düşündüm. “Her insan biriciktir.” Cümlesi bu fiziksel kuramda olduğu gibi ruhen de işleseydi durum biriciklikten çoktan çıkardı. Burada ruhun karar alma mercii olduğunu da unutmamak gerekir. Fiziki kabuk + ruh (bilinç) = Ben.

Yine de düşüncelerimi kategorize ederken bir şey fark ettim. Özne hep benmişim de fiilleri başkası yapan fail ben değilmişim gibi kendimi kandırma yanılgısını taşıdığımı… Hakikatte işi, eylemi, fiili yapan özne; faildir. Ama yaşamdaki –benim de taşıdığım-umutsuzluk ve kaygı; güzelce tamamlanan işin öznesi olmak isterken, fail olmanın sorumluluğunu üzerine almak istemeyen benlikler oluşturdu. Bu malum iaşe (geçim) çarkının, zihinlerimizdeki illüzyonuna adapte olduğumuzun bizatihi kanıtıdır.

Bu durumda varlığımızdan mı yoksa yokluğumuzun ihtimalinden mi korkuyoruz? Bile isteye özne ve faili kuvvetler ayrılığı ilkesine tabi tutuyor olabilir miyiz? İşimize öyle geldiği bana göre sarih (açık ve seçik) bir durum.

Fiziken varlığa karışmaktan korkardım önceleri. Şimdi ise ruhen yokluğa karışmanın daha korkulacak bir fikir olduğu kanaatindeyim. Az önce düşündüğümü ifade ettiğim ve beyan etmeye çalıştığım bu garip görünen düşüncelerin ardında yatan “varlık ve yokluk” muhakemesi noktasında, kendimi kandırdığımı itiraf etmeliyim. Öznenin adını ve öznenin fail olmasının doğal getirisi olarak sorumluluğu kabul edeceğim. Ferdiyetimin şefi ölmüş bir orkestra gibi dağılmasına müsaade etmeyeceğim daha fazla.  

Açmaz gibi görünen her bilmece gibi zihin adımlarını takip edersek cevaplara bir bir ulaşabileceğimizi düşünüyorum. Karamsar olmaya da sorumluluktan kaçmaya da gerek yok. Her şeyden önce bilgileri ipucu olarak düşünüp varlığımızı inkâr etmeden kabullenmek şart oluyor. Biricikliğimizi kaşımız gözümüz üzerinden değil ruhumuzda taşıdığımızı kabul etmek, koca bir hafiflik sağlıyor ve gerçek manada varlık sahasına iniş yaptığımızı gösteriyor. Ne olursa olsun bizi yokluğa mahkûm etmeyen ve varlığımızı var edene şükür olsun.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s